Yediğin şey yemek mi, yoksa duyguların mı?

Çağımızın en büyük problemlerinden biri şişmanlık; yani, alınan kalori miktarı harcanan kalori miktarından fazla olunca vücutta yağ birikmesi sonucu oluşan hastalık. Şişmanlık; fizyolojik, psikolojik, hormonal, metabolik, estetik ve sosyal etkisiyle yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır ve dünyada olduğu gibi git gide ülkemizde de yaygınlaşmaya başlamıştır. Fazla kilolu olanlar toplamda %34.6, fazla kilolu ve şişman olanlar %64.9, çok şişman olanların oranı ise %2.9 olarak bulunmuştur.

Hepiniz illa ki hayatınızın bir döneminde, örneğin canımızın çok sıkkın olduğu bir noktada kendimizi buzdolabının önünde bulmuşsunuzdur. Yemek ve sevgi arasındaki sıkı bağ bu noktada ortaya çıkar. Yaşamımızdaki sevgi türü, miktarı veya eksikliği kişiyi zorlantılı bir şekilde yemek yemeye iter. Yeterince sevgi, takdir ve anlayış görmeyen kişideki eksiklik buzdolabının karşısında boy gösterir. İhtiyacımız olan şeyleri artık istemeyiz. Kanayan yerlerimizi göstermez, kabuğumuza çekilir, dış dünyaya karşı bir duvar öreriz. İnsanların bize acıyarak bakmasını istemediğimizden dik durur ve kendimizi teskinlere kapatırız. Git gide içimizde büyüyen bu yalnızlıkla baş ederken artık ayakta kalmak konusunda uzmanlaşmışızdır. Kalbimiz nasır tutmuş, acısıyla, tatlısıyla tüm sorunlarımızda tek dostumuz kendimiz olmaya başlamışızdır. Ve artık o döngünün başına gelmişsinizdir; yemeye başlarsınız, yedikçe yersiniz. Sürekli….

Hiç düşündünüz mü aslında bedensel olarak acıkmış olmamanıza rağmen neden sürekli bir şeyler atıştırmaya ihtiyacınız olduğunuzu veya zorunlu yeme alışkanlığınız olduğunu?

  • Yanlış yaptım onu kaybettim.
  • İnsanlar yalan söylüyor. Onlara inanmamak en iyisi.
  • Sevmek acıtıyor.
  • Beni terk edenlerin hiçbiri geri gelmiyor.
  • Çok fazla isteklerim var, o yüzden kimse beni sevmiyor.
  • Beni beğenmedikleri için yalnızım. Dış görünüşüm gerçekten çok çirkin.
  • Buzdolabı kalbimi kıramaz ama insanlar kırabilir.
Aşkın, sevginin yerine yemek yemek…

Sevgi; savunmasızlığı, teslimiyeti, kendine değer vermeyi gerektirir. Zorlantı ise; kendi dünyasında yaşamayı, korunmayı, öz saygı eksikliğini kapsayan yalıtılmışlık halidir. Bu yüzdendir ki sevgi ve zorlantı bir arada duramaz. Zorlantı sevgiye yer bırakmaz; birçok insanın kendini yemeye vermesi de bundan kaynaklıdır. Hayatınızda sevgiye yer yoksa, çevrenizdeki insanlar sevgi göstermiyorlarsa, yemek var! Zorlantının  amacı da bizi sevgisizliğin getirdiği acılardan korumaktır zaten.

Danışanlarım arasında ebeveyenleri alkolik olanlar, ölen veya habersizce ailesini terkedenler, şiddet görenler, tecavüze uğrayanlar var. Bir de hayatındaki ilişkilerinde hep aynı kısır döngüyü yaşayan, değersizlik hisseden, sürekli terkedilen, ilişki yürütemeyen, babaları uzakta olan veya anneyle iletişim problem yaşayanlar var. Bilinçaltı çalışması yaptığım danışanlarımda yeme eğilimi sebepleri çıkıyor, sağlık koçluğu yaptığım danışanlarımın şimdiye kadar kilo alma sebeplerinin altında da genelde sevgisizlik ve çok uzun zaman önce zorlantı ve sevgi hakkında verdiği kararlar çıkıyor.

Bir yandan yemek yemeyi veya herhangi bir şeyi saplantı haline getirip, diğer yandan kendimizle ve diğer insanlarla barışık olmamız mümkün değil. Herkesin aradığı eşit düzen bu ama üzgünüm ikisi yan yana barınamaz.

Sevgi, iki insan arasında durduk yere oluşan bir şey değildir. Sevgi, belli bir andaki gerçeğimizle bağ kurmaktır; ondan uzak durmak değil. Bilinçaltı çalışmalarımıza her zaman önce kendimizi kabullenerek başlıyoruz, geçmişimizi topraklamadan geleceğimizi inşa edemeyiz.

Yaşamımıza oturduğumuz yerde sevgi getirmesi için o büyülü aşkı, sevgiyi getirmeyi bekliyorsanız büyük yanılgıdasınız. O büyünün gerçekleşmesi için sevginin kendi tercihinize bağlı olduğunu keşfetmelisiniz. İşte o zaman sevgi size bulacak ve zorlantılı yemekten uzak duracaksınız.

Karnınızı zorlantılı yemek değil, sevginin doyurması dileğiyle…

 


Bir Cevap Yazın

{"cart_token":"","hash":"","cart_data":""}
%d blogcu bunu beğendi: